H. Yücel Koç
Yeni Bir Dünya ve Küba
Geçtiğimiz ayın 10 gününü Küba’da geçirdim. Keyifle gittiğim Ada’dan hüzün ve onlarca soru işaretleriyle döndüm. 11 sene önce de Küba’ya gitmiştim. Küba birçok insana olduğu gibi bana da birçok yönüyle farklı gelen bir ülke ya da ülkeydi. Sosyalizmin son kalesi Küba, sadece bir ada ülkesi değil, aynı zamanda küresel ekonomik sistemin tüm arızalarının ve "eski dünyanın" direnç noktalarının test edildiği bir laboratuvar işlevi de görüyordu. Trump politikalarıyla, Ada’da yaşanan değişim, sadece binaların renginin solması veya yeni model araçların sokaklara sızması değil; bir ideolojinin, kapitalizmin en vahşi ve kontrolsüz dalgalarıyla yüzleşme sancısı. 2015-2016 yıllarındaki "normalleşme" adımları, Ada’nın sosyalist yapısına entegre edilen, dövize kolaylıkla erişebilen "küçük burjuva" sınıfının doğuşuyla sınırlı kaldı. Cılız ve etkisiz reformlar, sistemi basitleştirmeyi hedeflerken, pandeminin turizmi sıfırlamasıyla birleşince halkı devasa bir yokluk, hatta sefalet sarmalına itti. Bu süreçte Küba küresel kapitalist tedarik zincirine olan "zorunlu ama kısıtlı" bağımlılığın ne kadar tehlikeli olduğunu gördü.
Dünya’nın bilinen zorba güçleri Küba’yı da “küreselleşme” denen öğütücü sistemin içine çoktan dâhil ettiler. Karaborsa, sınıfsal ayrışım, adaletsiz paylaşım ve benzeri olgular Küba pratiğini hızla ve acımasızca dönüştürüyor.
Küba yeni bir düzenin eşiğinde, ya dünyanın geri kalanı?
Son Davos Toplantısı’nda Kanada Başbakanı Trudeau’nun orta sınıfın yok oluşuna dair verdiği "uyarı ateşi", sistemin artık kendi çocuklarını yediğinin net bir kabulüdür. Kanada Başbakanı’nın gelir dağılımındaki bozulmanın demokrasileri tehdit ettiğini söylemesi de önemli bir itiraftır. Tarihçi Yuval Noah Harari’nin analizleri, tablonun vahametini daha açık ortaya koyuyor. Harari "liberal hikayenin" yani kapitalizmin, küreselleşmenin artık yeni dünyanın teknolojik ve ekolojik ihtiyaçlarına cevap veremediğini vurguluyor. Harari’ye göre, gelir dağılımındaki bozulma artık sadece bir "yoksulluk" sorunu değil, yapay zekâ ve otomasyonla birleşen bir "gereksizlik" sorununa dönüşme riski taşıyor. Servetin dar bir elit tabakada toplanması, Harari’nin tabiriyle bir "dijital diktatörlük" veya "biyolojik kast sistemi" yaratma potansiyeline sahip. Bu durum, kapitalizmin vadettiği "herkes için refah" yalanının, tarihin en büyük sistemik çöküşüne zemin hazırladığını gösteriyor. Küba’da gözlemlenen umutsuzluk, Batı’da orta sınıfın yaşadığı erozyonla bu anlamda aynı küresel krizin farklı yüzleridir. Gelir dağılımındaki bozulma, artık yalnızca etkisiz olduğu düşünülen ekonomilerin değil, dünyayı domine eden ülkelerin de temel sorunudur. Küba’da bu bozulma sosyalist bir yapı içinde yaşanırken, Batı’da kapitalizmin doğal sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Ortak nokta, sistemlerin geniş kitlelere güvenli ve anlamlı bir gelecek sunamamasıdır.
Bu küresel tıkanıklığın ortasında, dünyanın yeni bir düzene evrildiği gerçeğiyle karşı karşıyayız. Ancak bu evrim, barışçıl bir bayrak değişimi şeklinde değil, "zorba güçlerin" pervasız hamleleriyle gerçekleşiyor. Çok kutuplu yapı, bölgesel bloklaşmalar ve ekonomik milliyetçilik, eski küreselleşme anlatısının yerini almaktadır. Gücü elinde bulunduran ülkelerin, uluslararası hukuku hiçe sayan, askeri operasyonları ve ekonomik ambargoları birer kitle imha silahı olarak kullanan yaklaşımları, aslında eskiyen düzenin koltuğunu bırakmama hırsıdır. Bu pervasızlık, sadece Küba gibi direnç noktalarını değil, küresel barışın tüm zeminini sarsıyor. Kendi çıkarlarını "evrensel değerler" ambalajıyla pazarlayan bu güçler, sistemin krizini daha da derinleştiriyor. Dünya Davos’ta itiraf edilen bu sistemik çöküşün altında kalmamak için yeni bir sosyal sözleşme arayışındadır.
Bu kaçınılmaz dönüşümün sonuçları, ya Yuval Noah Harari’nin korktuğu o "teknolojik feodalizm" olacak ya da adaletin gerçekten egemen olduğu yeni bir şafak…
Umutla…
H. Yücel KOÇ
Antalya
4 Şubat 2026




