M. Göker Sarp
ERP mi, Dijital Ekosistem mi? Kurumsal Yazılımların Sessiz Evrimi
Dijital dönüşüm yolculuğuna çıkan her kurumun karşılaştığı temel sorulardan biri şudur: Tüm iş süreçlerini tek bir çatı altında toplayan ERP gibi bütünleşik bir yapı mı daha doğrudur, yoksa ihtiyaca göre seçilmiş bir grup yazılımın bir arada çalıştığı daha esnek bir mimari mi? Bugün bu soruya verilecek cevap, geçmişe kıyasla çok daha karmaşık. Çünkü kurumsal yazılım dünyası son 30–40 yılda ciddi bir evrim geçirdi. Bu evrimi anlamadan bugünün mimari tercihlerini doğru değerlendirmek mümkün değildir.
1980’li ve 90’lı yıllarda şirketler büyümeye başladıkça ihtiyaçlar da çeşitleniyordu. Muhasebe için ayrı bir yazılım, üretim planlama için başka bir sistem, insan kaynakları için farklı bir uygulama kullanmak oldukça doğaldı. Hatta çoğu zaman bu yazılımlar birbirleriyle konuşmazdı. Aynı veri birden fazla sisteme girilir, raporlar tutarsız olur, departmanlar kendi gerçekliklerini yaratırdı. Yönetim toplantılarında “hangi rakam doğru?” tartışmasının yaşanması neredeyse standart bir durumdu. Bu dönemin en önemli problemi teknoloji eksikliği değildi; entegrasyon kavramının henüz olgunlaşmamış olmasıydı.
1990’ların ortasından itibaren ERP sistemleri sahneye çıktığında aslında çok güçlü bir vaatte bulunuyordu: Kurumu tek bir veri modeli etrafında birleştirmek. Finans, satın alma, stok, üretim, satış… Hepsi aynı platformda çalışacaktı. ERP’nin yarattığı en büyük değer kurumsal disiplindi. Süreçler tanımlı hale geldi, veri standartlaştı, yetkiler netleşti ve izlenebilirlik mümkün oldu. Bu yüzden uzun yıllar boyunca ERP sadece bir yazılım değil, kurumsallaşmanın omurgası olarak görüldü. Hatta birçok yönetici için “ERP yoksa kurumsallık da yoktur” yaklaşımı oldukça makuldü. Açık konuşmak gerekirse, o dönemde bu yaklaşım yanlış da değildi; çünkü dağınık sistemler üzerinde sağlıklı bir büyüme inşa etmek neredeyse imkânsızdı.
Ancak 2000’li yılların ortasına gelindiğinde farklı bir gerçek ortaya çıktı. ERP sistemleri güçlüydü ama her konuda derin değildi. İleri üretim planlama, depo yönetimi, müşteri deneyimi, ürün yaşam döngüsü veya iş zekâsı gibi alanlar daha fazla uzmanlık gerektiriyordu. ERP üretimi yönetebilirdi ama çok karmaşık çizelgeleme problemlerini çözmekte zorlanabilirdi. Stok takibi yapabilirdi ama yüksek otomasyonlu depoları optimize etmek başka bir uzmanlık alanıydı. İşte tam bu noktada “best-of-breed” yaklaşımı güç kazanmaya başladı — yani her işi en iyi yapan yazılımı seçmek. Bu yaklaşımın mantığı basitti: Derinlik mi, bütünlük mü? Uzun süre şirketler bu ikisi arasında seçim yapmak zorunda kaldı.
Asıl kırılma ise 2010’lardan sonra yaşandı. API teknolojileri, mikroservis mimarileri ve bulut platformları sayesinde sistemlerin birbirleriyle konuşması dramatik biçimde kolaylaştı. Artık entegrasyon bir kabus değil, tasarım meselesiydi. Bu değişim önemli bir gerçeği ortaya koydu: ERP merkezde kalabilir, ancak etrafında uzman sistemler konumlanabilir. Bugün birçok olgun organizasyonda gördüğümüz yapı tam olarak budur. ERP çekirdektir, etrafında uzman çözümler vardır ve tüm yapı güçlü bir entegrasyon katmanı ile birbirine bağlanır. Ben bu yapıya “dijital ekosistem” demeyi tercih ediyorum.
Son yıllarda sık duyduğum bir yorum var: “ERP devri kapanıyor.” Kulağa iddialı gelen bu cümle gerçeği tam olarak yansıtmıyor. ERP ortadan kalkmıyor; rol değiştiriyor. Eskiden her şeyi yapan sistem olma iddiası vardı, bugün ise güvenilir veri omurgası olma rolünü üstleniyor. Yani ERP artık kas değil, iskelet. Üzerine kasları istediğiniz gibi inşa edebilirsiniz. Bu değişimi doğru okuyamayan kurumlar genellikle iki hataya düşüyor: Ya ERP’den mucize bekliyorlar ya da ERP’siz bir mimari kurabileceklerini düşünüyorlar. Oysa her iki yaklaşım da risklidir. Finansal doğruluk, mali disiplin ve operasyonel izlenebilirlik hâlâ merkezi bir yapı gerektirir.
Bazı teknoloji üreticileri “her şey tek platformda” söylemini hâlâ güçlü biçimde kullanıyor. Teorik olarak cazip, pratikte ise zor. Çünkü hiçbir üretici tüm fonksiyonlarda en iyi olamaz. Tek platform yaklaşımı çoğu zaman ortalama seviyede birçok yetenek anlamına gelir. Oysa rekabet artık ortalama ile kazanılmıyor. Talep tahmini, üretim optimizasyonu, müşteri deneyimi veya veri analitiği gibi alanlarda gerçekten mükemmel olmak gerekiyor ve bu noktada uzman çözümler ciddi fark yaratabiliyor.
Ancak burada kritik bir uyarı yapmak gerekir: Best-of-breed yaklaşımı kontrolsüz uygulandığında kurumları bir yazılım koleksiyoncusuna dönüştürebilir. Farklı ekiplerin farklı araçlar satın aldığı, verinin yeniden parçalandığı ve entegrasyon maliyetlerinin hızla yükseldiği bir yapı oluşabilir. Bu nedenle doğru soru “Kaç yazılım kullanıyoruz?” değildir. Doğru soru şudur: “Nasıl bir mimari ile yönetiyoruz?” Eğer güçlü bir entegrasyon stratejiniz yoksa, en iyi yazılımları bile alsanız dijital karmaşa üretirsiniz.
Bugün geldiğimiz noktada en sağlıklı yaklaşımın merkezde güçlü bir ERP, etrafında modüler uzman sistemler ve tüm yapıyı yöneten bilinçli bir mimari akıl olduğunu düşünüyorum. Bu mimari akıl üç konuda net olmalıdır: Hangi yeteneklerin ERP’de kalacağına karar vermek, hangi alanlarda uzman çözümlere gidileceğini belirlemek ve veri mimarisini merkezi olarak tasarlamak. Unutulmaması gereken en önemli gerçek şudur: Dijital dönüşüm bir yazılım satın alma süreci değil, mimari tasarım meselesidir.
Artık rekabet “ERP mi, diğerleri mi?” düzeyinde yaşanmıyor. Gerçek rekabet, mimarisini bilinçli tasarlayan kurumlarla yazılımları rastgele biriktiren kurumlar arasında gerçekleşiyor. Kazananları tahmin etmek zor değil.
Ben kurumlara her zaman şu soruyu sormalarını öneririm: “Biz yazılım mı kuruyoruz, yoksa dijital bir organizasyon mu inşa ediyoruz?” Eğer hedef ikinciyse — ki olmalı — mesele tek bir ERP seçmekten çok daha büyüktür. Doğru tasarlanmış bir dijital ekosistem kurumun çevikliğini artırır, karar kalitesini yükseltir ve büyümeyi sürdürülebilir hale getirir. ERP bu ekosistemin kalbidir, ancak tek başına organizmayı yaşatamaz.
Bugünün kazananları, bütünlük ile uzmanlık arasında doğru dengeyi kurabilenler olacak. Çünkü artık soru “ERP mi, dijital ekosistem mi?” değil.
Bugünün sorusu şu: Dijital altyapımız planlanmış bir sistem mi, yoksa büyürken karmaşıklaşan bir yapı mı?




