Prof. Dr. Ali Rıza Büyükuslu
Enflasyonun Suçlusu Kim?
Türkiye’de enflasyon tartışması, klasik iktisadi öğretilerin ötesine geçmiş; salt fiyatların yükselip alçaldığı bir süreç olmaktan çıkarak, emek gelirlerini doğrudan hedef alan politik ve ideolojik bir söylem alanı haline gelmiştir. 2025 yılına ilişkin gelir dağılımı verileri, bu dönüşümü tanımlayan yapısal eşitsizlikleri açıkça göstermektedir: en yüksek gelir grubunu oluşturan toplumun yaklaşık %20’si toplam gelirin yaklaşık %48’ini paylaşırken, en düşük %20’nin payı yalnızca %6,4 civarındadır; bu da gelir eşitsizliğinin yüksek düzeyde sürdüğünü göstermektedir. Gini katsayısı 0,410 olarak tahmin edilmekle birlikte, sosyal transferler hariç tutulduğunda eşitsizlik daha da artmaktadır, bu da yapısal bir sorun olduğunun göstergesidir. Aynı çerçevede, açlık ve yoksulluk sınırları da emek gelirleriyle bağdaşmayan bir tablo çizmektedir: 2025’in ikinci yarısında açlık sınırı yaklaşık 30.143 TL, yoksulluk sınırı yaklaşık 98.188 TL olarak hesaplanmış; buna karşın asgari ücret ve emekli maaşlarının çoğu bu eşiklerin altında kalmıştır.
Bu veriler ışığında, yüksek enflasyon yalnızca nominal fiyat artışlarından ibaret değildir; bölüşüm ilişkilerinin siyasal tercihlerle yeniden üretildiği, kurumsal konum ve sınıfsal güç merkezlerinin belirleyici olduğu bir politik ekonomi olgusudur. Marksist gelir bölüşüm analizi ve Keynesyen talep teorisi çerçevesinden bakıldığında; ücretliler, emekliler ve dar gelirliler enflasyonun nedeni değil, yapısal mağdurları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu geniş kitleler, sermaye gelirleri ve finansal getirilerle zenginleşen grupların aksine, reel gelirleri manipülatif enflasyon rakamları ile sürekli eritilmekte, artan yaşam maliyetleri karşısında kırılganlıkları derinleşmekte ve yoksullukta eşitlenmektedir. Bu durum, ekonomi rejiminin dar gelirli kesimden sermaye sahiplerine doğru işleyen bir servet ve gelir transferi mekanizmasını da açığa çıkarmaktadır. Dolayısıyla, gelinen noktada Türkiye’de enflasyon, teknik bir ekonomik değişken olarak değil; sınıfsal, kurumsal, ahlaki ve vicdani boyutları olan bir politika sahası ve sosyal adalet tartışmasının merkezine oturmuş bir olgu olarak değerlendirilmelidir.
Enflasyon Tartışmasının İdeolojik Çerçevesi
Türkiye’de hâkim enflasyon anlatısı, belirli bir politik işlev görmektedir: Sorumluluğu aşağıya, bedeli emeğe, emekliye, görünmezliği ise toplumun geneline yüklemek. Bu anlatıda çalışanlar, memurlar ve emekliler “aşırı talep yaratan aktörler” olarak kodlanırken; sermayeye yönelik sermaye birikim modeli, servet transferi, kamu eliyle yaratılan rant mekanizmaları ve siyasetin adaletsiz bölüşümdeki rolü sistematik biçimde tartışma dışı bırakılmaktadır. Bu durum, iktisadi bir hata değil; bilinçli bir ideolojik tercihtir. Çalışma ekonomisinin temel sorusu nettir: Bir ücret, emeğin yeniden üretimini karşılıyor mu? Eğer bu sorunun cevabı “hayır” ise, ücret artışlarını enflasyonun nedeni olarak göstermek analitik değil, politik bir iddiadır. Marksist politik ekonomi açısından enflasyon, parasal bir dengesizlik değil; artı-değerin sınıflar arasında nasıl yeniden dağıtıldığının göstergesidir. Karl Marx için ücret, emeğin yeniden üretim maliyetidir. Ücretler enflasyonun nedeni değil; enflasyonun üzerinde işlediği zemindir. Reel ücretlerin bastırıldığı bir ekonomide enflasyon, sermaye lehine işleyen bir yeniden bölüşüm mekanizmasına dönüşür. Türkiye’de gözlemlenen süreç şudur:
-Reel ücretler sistematik biçimde düşürülmektedir.
-Satın alma gücü yüksek enflasyon karşısında sürekli erimektedir.
-Finans kapitalizmi, sermaye, rant, faiz ve üretim dışı yani kayıt dışı faaliyet gelirleri sürekli genişlemektedir.
-Zengin daha zengin olmakta, orta sınıf kaybolmakta, toplumun geniş katmanları fakirlikte eşitlenmektedir ve gelir dağılımında adaletsizlik derinleşmektedir.
Bu tablo, Marx’ın tanımladığı üretimden kopmuş asalak birikim rejiminin güncel bir tezahürüdür. Enflasyon burada bir arıza değil; politik tercihlerin ve sınıf tahakkümünün işlevsel bir aracıdır. Diğer taraftan, ana akım söylemin merkezindeki “talep enflasyonu” tezi, ampirik gerçeklikle örtüşmemektedir. John Maynard Keynes’e göre talep enflasyonu, zorunlu ihtiyaçların ötesinde bir harcama kapasitesi gerektirir. Oysa Türkiye’de:
-Hane halkı gelirinin büyük bölümü temel gıda, kira ve enerjiye gitmektedir.
-Tasarruf etme kabiliyeti neredeyse kalmamış, borçluluk artmıştır.
-Eriyen satın alam gücüne paralel iç talep zayıflamıştır.
Bu koşullarda süren enflasyon, Keynesyen anlamda talep kaynaklı değil; maliyet, kur, kurumsal belirsizlik ve üretim, isthdam ve emek dostu olmayan kötü ekonomi yönetimi kaynaklıdır. Daha da önemlisi, ücretlerin-maaşların bastırılması Keynesyen açıdan enflasyonla mücadele değil; toplam talebin dolayısıyla ekonominin çökertilmesi anlamına gelir. Bu bütünleşik çerçevede enflasyonu besleyen temel unsurlar şunlardır:
-Finansallaşmanın, finans ve inşaat kapitalizminin üretimin önüne geçmesi
-Gayrimenkul, arsa ve borsa spekülasyonu
-Kayıt dışı ekonomi ve kayıt dışı gelir faaliyetlerinde devasa artış
-Döviz bağımlı ithalat yapısı
-Kamu–özel işbirliği projeleri yoluyla garantili gelir transferleri
-Kamu israfı, denetimsiz bütçeler ve kurumsal şeffaflık erozyonu
-Planlı ekonomiden, stratejik sanayi politikalarından kopuş
-Hukuk ve adalete olan güven probleminin, yurt içi-yurt dışı yatırımcı üzerinde yarattığı negatif etki
Bu yapı, enflasyonun aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya yayılan bir sonuç olduğunu göstermektedir. Ücretlilerin veya maaşları ile geçinen dar gelirlilerin veya küçük esnafın veya çiftçinin harcamaları hayatta kalma düzeyinde seyrederken, fiyatları belirleyen asıl dinamikler sermaye, rant, faiz ve diğer spekülatif kazançların neden olduğu lüks tüketim kaynaklı ve aynı zamanda enerji, hammadde, ithal teknoloji/ara mamul gibi yüksek girdi maliyetlerinin ve yanlış kur politikalarının fiyatlara yansıtılmasının sonucudur. Ayrıca, sosyolojik açıdan enflasyon, bir istatistik değil; gündelik hayat deneyimidir. Pazarda, kirada, faturada yaşanan fiyat artışları yani gerçek pahalılık bireylerin zaman algısını, gelecek beklentisini ve toplumsal aidiyet duygusunu aşındırır. Pierre Bourdieu’nün kavramsallaştırmasıyla bu süreç, gelecek ufkunun daralmasıdır. Orta sınıfın çözülmesi, toplumsal fakirleşme ve kalıcı güvencesizlik bu daralmanın sonuçlarıdır. Resmî veriler ile yaşanan hayat arasındaki uçurum büyüdükçe, kurumsal güven erir. Hannah Arendt’in ifadesiyle, gerçeğin önemsizleştiği yerde siyaset çöker. Enflasyon bu noktada yalnızca ekonomik değil; ahlaki ve kurumsal bir kriz hâline gelir.
SONUÇ: Yüksek faiz rejimi, üretimi değil; kısa vadeli finansal kazancı teşvik eder. Bu durum: KOBİ’leri, çiftçileri, esnafı ve elbette sanayiciyi, yatırımcıyı, girişimciyi sistem dışına iterken; finansal sermayeye risksiz getiri sağlar. Ortaya çıkan yapı, üretimden kopmuş birikimin kalıcılaşmasıdır. Enflasyon bu yapıda bir sonuç değil; sürekli yeniden üretilen bir mekanizmadır. Bu bütünleşik analiz açık bir sonuca ulaşmaktadır: Çalışanlar, memurlar ve emekliler enflasyonun nedeni değildir. Onlar; rant, faiz ve haksız servet transferi odaklı birikim modelinin, bilim-teknoloji-üretim ve sürdürülebilir gelişimden kopuk kalkınma anlayışının, liyakatsızlığın, kurumsal erozyonun, kuralsız piyasa düzeninin, sosyal adaletsizliğin/eşitsizliğin ve bilinçli siyasal tercihlerin mağdurlarıdır. Ücretleri, maaşları suçlamak, enflasyonu açıklamak değildir. Bu, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapan, derin eşitsizliğe neden olan adil olmayan bölüşüm düzenini gizlemenin ideolojik yoludur. Enflasyon bir doğa olayı değildir. Bir para politikası kazası hiç değildir. Enflasyon, bir siyasi tercihler bütünüdür. Ve her tercih şunu açıkça gösterir: Bu düzende kim korunuyor, kim kazanıyor, kim yoksullaştırılıyor, kim umudunu kaybediyor. Bu nedenle enflasyonla mücadele, teknik değil; politik, toplumsal ve ahlaki bir meseledir.




