Ana Sayfa > Yazarlar > M. Tınaz Titiz Tüm M. Tınaz Titiz Yazıları

Dostlara Açık Mektup: Kısa-vade Tuzağı!

Değerli dostlar,

Vaktinin bir bölümünü, toplumun çeşitli kesimlerinden kişilerle iletişim için kullanan birisi olarak bir gözlem ve ona dayalı bir düşüncemi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bardakların yarısını dolu ya da boş olarak gören kesimler hakkında bir yargıda bulunmak niyetinde değilim. Şunu peşin olarak kabul ediyorum ki, her iki kesim içinde de, gerçekleri görmesine ya da en azından sezmesine karşın, özel niyetleri, durumları ya da algılama yetenekleri nedeniyle farklı tutumlar içinde olabilecekler olabilir. Bunun yüzdesini bilememekle birlikte ihmal edilebilir olduklarını seziyor, bu küçük yüzdenin dışındakilerin halis niyetler taşıdıklarını kabul ediyorum.

Bu geniş toplum kesimi içinde herkes kendi dünya görüşüne göre bardağın ne kadarının dolu olduğunu tanımlayabilir. Ben –her ne kadar ise- boş olan bölümünün dolabilmesi için çaba harcayanlar açısından, kendimin de benimseyip uyguladığım yaklaşımımı açıklamak istiyorum.

Bardağı doldurma iyi niyeti taşıyan bu geniş kesimin ne denli farklı niteliklerde olduğuna ayrıca işaret etmek gereksizdir. Bilgi, deneyim, yetenek, koşullanmışlık, yapışmışlık, sürüklenmişlik gibi çok sayıda öğe, iyi niyetli kişilerin yaklaşımlarını birbirinden ayırabilirse de, yine de belirli “yaklaşım öbekleri”nin ortaya çıkması beklenir.

Gözlemim, bu öbeklerden birisinin, “hemen harekete geçilerek bir şeyler yapılması yaklaşımını benimseyenler”, bir diğerinin ise “yapılacak olanların sonuçlarının hemen görülmesini benimseyenler” olduğudur.

Bunlardan birincisi, eğer harekete geçilecek yön doğru seçilmişse takdiri hak eder. Aksi halde, bardağı doldurmak yerine içindekinin de boşalmasına yol açılabilir.

Esas üzerinde durulması gereken ise diğer öbektir, yani, “hemen sonuç görmek isteyenler”.

Değerli dostlar,

Birikimli, zeki, niçin var olduğunu sürekli sorgulayan, daha doğruya, iyiye, güzele eğilimli insanlarımızın, “şimdi ve burada” olarak özetlenebilecek kısa vadenin çekiciliğine direnemediklerini, bu yüzden de ancak daha uzun vadede gerçekleşebilecek, ama gerçekten işe yarar yaklaşımları göz ardı ettiklerini düşünüyorum.

Kalıtsal yazgımız, geride kendimizden birşeyleri bırakmayı emrediyor, bu anlaşılabilir. Ama bu emrin, daima hatırlanması gereken ön koşulları “gerçekleştirilebilirlik”, “işe yararlık” değil midir?

Gerçekleştirebilirlik belki –alışkanlıklarımız nedeniyle- “şimdi ve burada”yı çağrıştırıyor; ama yenmek istediğimiz sorunların nasıl ortaya çıktıklarını biraz irdeleyince, “şimdi ve burada” ortaya çıktığı izlenimi veren sorunların büyük çoğunluğunun “geçmişte ve orada” oluştuğunu görebiliriz. Peki bu, ortadaki soruna şimdi ve burada müdahale edilmesini niçin yanlış kılsın?

Sınırsız bir sorun çözme gücümüz olsaydı..

O takdirde tabii ki gözümüze çarpan her sorunu, ne zaman, hangi nedenlerle ve nerede ortaya çıktığına aldırmaksızın müdahale eder, zaman içindeki tüm nedenleri ortadan kaldırır ve tamamen çözerdik. Halbuki gücümüz sınırlıdır ve çoğu kişi (ve kurum) bunu göz ardı eder, göz önündeki sorunun şimdi ve burada ortaya çıktığı kanısına kapılır. Belki bir bölümü de –nedensel düşünme geleneği olmayışından-, bir sonuca zaman içinde yol açmış nedenlerin izini sürebileceği bir yönteme de sahip değildir.

Sınırlı gücümüz ve yöntem eksiğimizin yanısıra bir neden daha vardır ki, onu aşmak ikisinden de daha zorlayıcıdır: Sorunları şimdi ve burada çözmek gücü insanlara o denli çekici gelir ki, o gücü elde etmek için birbirleriyle kıyasıya mücadele ederler ve “şimdi ve burada” sınırında muazzam bir yığılma olur.

Siyasal mücadelelerin yoğuştuğu çizgi, o gücü verecek seçmenlerin şimdi ve burada çözülebilir sandıkları sorunların yer aldığı çizgidir.

Özetle, sorunları şimdi ve burada çözmek iyi olurdu, ama şu nedenlerle bu mümkün olamıyor:

· Şimdi ve burada ortaya çıkan bir sorun, zaman içinde büyüye büyüye gelişmiş olur, bir yolla en son semptomlar ortadan kalksa dahi, onu yaratmış nedenler geride aynen durduğu için kısa süre içinde sorun daha başedilmez biçimde ortaya çıkar.
· Sorunları çözme gücünün esas sahibi (milli irade) genelde şimdi ve burada boyutunda yaşadığı için, geçmişte ve orada ile ilgili tez sahiplerine yetki vermek istemez.
· Çekiciliği nedeniyle şimdi ve burada çizgisinde büyük bir güç mücadelesi vardır ve o çizgidekilerin arasına girerek güç elde etmek ve gücün esas sahibinin arzusu dışında bir yöntemle sorun çözmek imkansız değilse de imkansıza yakındır.
· Ama bütün bunlara karşı, şimdi ve burada çizgisinin gerisindeki sakin alanda çalışmak iyidir ama onun da başarı şansı konusunda belirsizlikler vardır.

Eğer birikimlerimizi ve enerjilerimizi, bu sorunların kaynaklarına değil de izlenimlerine (görüntülerine) yöneltirsek, aslında hiç öyle niyetlenmesek de o sorunların derinleşmesine katkıda bulunmuş oluyoruz.

Bu garip görünüşlü olgunun pek somut örneklerden birisi, rasyonel ve kritik düşünme[1] alışkanlığının toplum nitelik dokumuz içine yeterince yerleşmemişliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan radikal eğilimlerin yaygınlığı’dır. Bu deyimle yalnız terör örgütlerine katılanları değil, kendi görüşünden başkaca görüşü reddeden, o mutlak doğrusunu başkalarına benimsetmeye çalışan kişileri de kast ediyorum.

Bu yaygınlık ilk bakışta dindar kesimlere özgü sanılabilse de, kendini laik / seküler olarak niteleyen kesimlerde de aynen geçerlidir. Bilimden yana bir söylem içinde, ama kararlarını rasyonel / kritik düşünme yerine, dînî / lâ dînî dogmalara[2] göre vermek bir süper-oksimoron örneği değil midir?

Değerli dostlar,

Bugün sizi rahatsız eden her ne var ise, kök(ler)i dünlerdedir ve o “görüntüler”e savaş açarak, sürekli olarak tehlike uyarıları yaparak ancak o değerli enerjilerinizi, birikimlerinizi, daha da önemlisi mücadele motivasyonunuzu kaybederseniz.

Eğer, sizi rahatsız eden –her neler ise- kök nedenlerin farkında, ama bunlarla mücadele gücünüzün / imkanlarınızın olmadığını düşündüğünüz için, görüntülerle boğuşmayı yeğliyor iseniz, âkîl Nasreddin’e[3] atfedilen “karanlıkta kaybettiği yüzüğünü, aydınlık olduğu için sokak lambasının altında aramak” fıkrası akla geliyor.

Bütün bunlardan sonra, “şimdi ve burada” yerine önerimin ne olduğunu, hatta bu yolla “bir şeyler yapanların” (http://wp.me/p2t6mi-Vg) da vazgeçip el el üstüne oturmalarını mı önerdiğimi sorabilirsiniz.

Hayır, kesinlikle bunu önermiyorum!

Ve “şimdi ve burada” antipatimin yanlış anlaşılabileceğini anlıyor ve düzeltiyorum: Evet, “şimdi ve burada” harekete geçilmeli, ama “şimdi görünen ve burada görünen”lere yönelik olarak değil, “geçmişte ve orada” yapılmış olanlara karşı “şimdi ve burada” harekete geçilmesini öneriyorum.

Çok mu karışık oldu?
“Geçmişte ve orada” deyimiyle yapılmış ve halen de devam etmekte bulunanlara karşı “şimdi ve burada” yapılması gereken nedir?

Önce değiştiremeyeceklerimize bakalım:

Türkiye coğrafyasını, enerji kaynaklarını, her şeyin enerji olduğu gerçeğini, tüm toplumların Maslow’un ihtiyaçlar piramiti uyarınca enerji peşinde olduğunu, bunların bir kaçınılmaz sonucu olarak da tarih boyunca olduğu gibi bundan böyle de tasallut altında olacağımız gerçeklerini değiştiremeyiz. Hergün emperyalizme, onun temsilcilerine –kendi emperyal geçmişimizi unutup- lanet okuyarak bu gerçekleri değiştiremeyiz.

Tek değiştirebileceğimiz parametre, toplumumuzdaki nedensel ve eleştirel düşünme’nin yerini almış bulunan dini veya din dışı dogmalara dayalı düşünme biçimini değiştirmektir. Bizim aydınlanmamız da –olacaksa- böyle gerçekleşebilr.

Bu yapılabilir mi, yapılırsa yeter mi?
Bu iki soruya da evet-hayır biçiminde kesin cevaplar vermek güçtür. Ama bu, bu yolda harekete geçmeyi engelleyebilecek bir belirsizlik de değildir. Ayrıca, eğer insanlık karanlık çağlardan çıkıp aydınlanmayı gerçekleştirebilmişse, bu toplumun da bunu yapabilmesi mümkün olabilmelidir.

Yapılabilirliğin karşısındaki başlıca iki engelden birisi “olası gerçekleşmenin alabileceği çok uzun süre”, diğeri ise “toplum çoğunluğunun, dogmatik düşünce biçiminde ısrarı” olabilir.

Akılcılıktan yana olan dostlarım,

Uzun süre meselesini aşabilmeliyiz. Tüm yapılması gerekenleri yaşam süremiz içinde gerçekleştirmek gibi kibirli bir tutum içinde olamayacağımıza göre, doğruları gerçekleştirmek üzere çaba harcayacakları konusunda gelecek nesillerimize güvenmek zorundayız. Eğer bu belirsizlik bir motivasyon kaybına yol açıyorsa zaten yakındığımız sonuçlara müstahakız demektir.

Çoğunluğun dogmatizmde ısrarı ya da çeşitli hesaplarla karşıt veya tarafsız kalma meselesine gelince: Kuşkusuz, bırakınız çoğunluğu, toplumu oluşturan herhangi büyüklükteki bir kesime dahi Jacoben bir tarzda kendi doğrularımızı benimsetmek eğiliminde olamayız; günümüz dünyasında buna yer olamaz.

Eğer –tüm canlı türlerinde olduğu gibi- toplumu oluşturan bireylerin de, doğuştan gelen sağduyuları yoluyla doğruya-iyiye-güzele yatkınlıkları varsa, genlerinde taşıdıkları yaratıcılıkları kaybetmiş ve dogmalara teslim omuş olmaları beklenemez.

Eğer bunun aksine, çağlar boyu süren dogmatik düşünme geleneği, kalıtsal mirasımızın getirdiği sağduyuyu bastırdı ise, o takdirde sadece bu karabasandan kurtulmak isteyenlerin aydınlığa çıkabilecekleri bir yolculuk olacaktır. Buna razı olabilenlerin sayısını bilemeyiz, ama eğer iki kişi varsa bu yeterli bir sayıdır.

Bütün bunlara evet de, hangi uzun vadeli amaçlar, önünde sonunda bize bir aydınlanma yaşatabilir?

Bu denli hızlı değişen dünya ve Türkiye koşullarında karmaşık hedef reçeteleri yerine, hangisi benimsense kalıcı olumlu etkiler yaratabilecek birkaç uzun erimli amaç ortaya koyulabilir. Sorgulama becerisi[4] ile nedensel ve eleştirel düşünme becerileri benim benimsediklerimdir.

Sizler, geleceğin Türkiye’sinin kişileri, kurumları ve toplumunun, yüksek bir sorun çözme kabiliyetine erişebilmesi için hangi bileşenleri önemli görüyorsanız, şimdi ve burada tuzağına düşmemek ve benimsediğiniz amaçların hangi sonuçları yaratacağını gerçekçi olarak değerlendirmek kaydıyla, imkanlarınıza uyan bir amacı benimseyebilirsiniz.

Saygılarımla,

[1] Rasyonel (nedensel) düşünme, bir sonuca yol açan nedenlerin hiç kopukluğa yer vermeyecek şekilde ortaya konulması; (eleştirel) düşünme ise, söz konusu sonuuca yol açtığı belirlenen çok sayıda nedenin, sonuç üzerindeki etki paylarının elenmesi (krisis (Gr) = elekten geçirmek) anlamında kullanılmıştır. Doğru düşünme ise bu iki bileşenin (nedensel ve eleştirel) birlikte kullanımıyla ortaya çıkabiliyor.

[2] Atatürk’ün “en gerçek yol gösterici bilimdir..” ilkesini hiç hatırlamayıp, sonra da O’nun adını bir dogma haline getirip sıradanlaştırmak, rasyonel / kritik düşünme ile bağdaşabilir mi?

[3] Yabancıların, bizim komik karakter olarak nitelediğimiz Nasrettin Hoca’ya Wise Nasreddin demeleri nedeniyle..

[4] Sorgulama becerisi, (eğer ……ise …. dir) yargı kalıplarının tanımladığı alanların dışında kalan geniş alanların görülmesini (bkz. http://bit.ly/1bI5Cm6) sağlayacak sorular sormak olarak adlandırılıyor.

M. Tınaz Titiz

tinaz@tinaztitiz.com
www.tinaztitiz.com

ÜCRETSİZ OLARAK FİRMANI HEMEN EKLE

Firma Ürün Arama Motoru

Sektör Rehberi

Üye Firma Giriş