Ana Sayfa > Yazarlar > H. Yücel Koç Tüm H. Yücel Koç Yazıları

Ördü Kader Ağlarını

Zaman zaman hayatımızda sadeliği yakalayabilmekle, basit olmayı karıştırıyoruz sanki. Hayatın bize gönderdiği mektupların süslü zarflarına hayran olup, içinde yazılanları anlamaya, hatta çok zaman okumaya bile yeltenmiyoruz. Hele bir de birileri o zarfların içinde yazanları bize anlatıyorsa, değmeyin keyfimize... Sorgulayan sorgulamış, okuyan okumuş, yazan yazmış, ötesi gereksiz çaba. İnanıyoruz ki bunları yapan insanlar, önemli, saygıdeğer ve büyük şahsiyetlerdir.

Oysaki ne öğrenmenin, ne de sorgulamanın sonu yok. Yeniliği de, üretimi de, bilimi de, demokrasiyi de, refahı da, mutluluğu da getiren bu sonu olmayan çabalardır. Sadelikse özümsenmiş, sindirilmiş, en önemlisi de büyük emek verilmiş, “olma” halidir. Sadelik “hamdım, yandım, piştim” halinin götürdüğü tahttır ki, o taht çile ister. Basitlik ise hiçbir çabayı gerektirmez.

Geçen hafta, Anadolu’da bir şirketin gayri resmi Yönetim Kurulu Toplantısı’na katıldım. Şirket şu günlerde birçok şirketin boğuştuğu sıkıntılarla, zorluklarla başetmeye çalışıyor. Genel değerlendirmelerden sonra, krizin matematiğini konuşmaya geçtik. Eldeki matematiksel ve istatistiksel verilerle, “ne yapılmalı”yı irdelemeye çalıştık. Veriler ve aşikar sonuçlar ortakların canını sıktı. Yapmakta geç kaldıkları ve hiç yapmamaları gereken konuları hatırladıkça üzüldüler. En sonunda en genç, en uçarı ve en çılgın olan Ortak, masadan kalktı ve her zamanki ani parlayan, bıçkın mizacıyla “Ben KADER’E inanırım arkadaş!” dedi. Yani nereye varırsa, oraya gider, ölümden öte köy yok tarzında arabesk bir nokta koyma eylemi.

Dedim ya çokça, sadelikle, basitliği karıştırıyoruz... Genç Ortak, sade olmaya çalışıyordu. Kendi teorilerine ve kadere inanıyordu. Oysa ne kendi teorilerini temellendirebilecek altyapıyı kurmuştu, ne de kaderciliği sorgulamıştı. Kendisinin sandığı teorileri de, kader kavramı da, duyduklarından, kendisine dost meclislerinde anlatılanlardan ibaretti.

Genç ortağın çıkışının ardından yaşanan kısa sessizlikten sonra, başka bir Ortak, çok sakince bir soru sordu. “Şu karşıki dere iki senede bir taşar, her taştığında dünyanın zararı ziyanı bir yana, canlar gider. Bugüne kadar bu felaketlerden sorumlu olan, ceza alan kimseyi duydunuz mu? Kader bu mu?”

Yeni bir sessizlik oldu. O ortak devam etti: “ İşle ilgili bugün konuştuklarımızın, bu taşan dere işinde yaşananlardan bir farkı yok, ben böyle kaderi kabul etmiyorum.”

Ne çok şarkımız, türkümüz, atasözümüz var kader üstüne. Kadere başvurmak genetiğimize işlemiş. Başarısız olduğumuzda, çözemediğimizde, başımıza olumsuz bir durum geldiğinde suçlu, hep kader. Sorumluluktan, cezadan kurtarmanın yolu da onu suçlamak.

Genel kabul görmüş, hayatın olağanı sayılmış bir olgu bizler için. İşte korkunç olan da bu. İlerlemenin, başarmanın, yaratmanın önündeki en önemli zaaflarımızdan birisi. Kabullenmiş ve içselleştirmişiz.

Bu kabulleniş gerçekleri görmemizi engellemekle kalmıyor, yaşananlardan dersler çıkaramıyor ve doğru olanı kurgulayamıyoruz. Sonra kendimize şu soruları soruyoruz, “Hata nerede, neden olmuyor?” Sorunun cevabı topyekûn bir değişimden, doğru eğitimden geçiyor. Önce ailede, sonra okulda, daha sonra ise iş hayatında.

Başarısızlık kader olamaz. Ekonomik krizler, trafik kazaları, çekilmez trafik sorunları, iş kazaları, çocuklara yapılanlar, kadınlara uygulanan şiddet, hava kirliliği, deniz kirliliği, çarpık yapılaşma, eksik adalet, çağdışı eğitim ve dahası... Bunca sorun kaderle ifade edilemez.

Hadi koyun şapkanızı önünüze, iş yerinizden başlayın. Farkında bile olmadan “Kader” deyip geçtiğimiz, sorgulamadan kabul ettiğimiz, kabul etmekle durmaksızın ve anlamsızca kaybettiğimiz ne çok şey var?

Sağlıcakla kalın…

Firma Ürün Arama Motoru

ÜCRETSİZ OLARAK FİRMANI HEMEN EKLE

Sektör Rehberi

Üye Firma Giriş