Ana Sayfa > Yazarlar > Ali Rıza Büyükuslu Tüm Ali Rıza Büyükuslu Yazıları

Bitmeyen Şarkı Türkiye ve AB İlişkileri

Türkiye’nin yüzünü Avrupa’ ya dönmesinin tarihsel bağları çok uzun yıllara kadar uzanmakta ancak yakın tarih itibariyle bu sürecin AB gibi bir bölgesel entegrasyon içinde yer alması düşüncesi en az AB’nin kendisini inşası kadar eskilere gitmektedir. Esas itibariyle, AB’ne tam adaylık başvurumuzdan önce Türkiye ile Batı arasındaki en önemli ilişkiler ve birliktelikler zinciri sırası ile: 1947 Türkiye’nin Marshall Planı içinde yer alması, 1949 Türkiye’nin üye ülke olarak Avrupa Konseyine (the Council of Europe) katılması, 1952 Türkiye’nin NATO’ya üye olması ve 1963 Avrupa Topluluğuna tam üyelik için yapılan Ankara anlaşmasıdır. Aradan geçen uzun bir iletişimsizlik döneminden sonra 1987 Turgut Özal’ın tam üyelik başvurusu, 1995 AB ve Türkiye arasında Gümrük birliği (Custom Union) tesis edilmesi, 1999 AB Helsinki zirvesi ve Türkiye’nin AB liderleri tarafından tam üyelik için aday ülke olarak tanınması ve müzakere sürecinin başlaması AB-Türkiye ilişkilerinin dönüm noktalarıdır.

2002 Copenhagen zirvesinden sonra 2005 müzakerelerin başlaması ve Türkiye’nin AB müktesebatına uyum çalışmalarını da kapsayan başlıklar üzerinden bugüne kadar sağlanan ve tatmin edici olmayan mesafe  ve 2006 Aralık ayında Rumların Annan planını ret etmesi ile oluşan hayal kırıklığını da göz önünde tutarak özelikle son 6 yılın tüm iyi niyetli çabalara rağmen AB ilişkilerinde bir bıkma, bir yılgınlık ve duraklama dönemi olduğunu söyleyebiliriz. Bu zaman zarfında bu süreçdeki en büyük kaybın ise Türk kamuoyunun AB üyeliğine ilgisinin azalması, soğuması, desteğini ve konuya olan ilgisinin azalmasıdır.

Ucu açık ve nerede ve hangi tarih de sonlanacağı belli olmayan bu adaylık sürecinin müktesebatın teknik ve ekonomik entegrasyon  boyutundan ziyade Türkiye’ye yönelik parlamenter rejim dışı politika inşaası, demokrasi, insan hakları, dış politika, adalet, hukuk, küresel göç ve  diğer taraftan Avrupa Birliği içinde yükselen din, ırkçılık, nefret tabanlı muhafazakar faşizm, islamofobi, başta Almanya olmak üzere bir çok AB ülkesinin Türkiye’ye yönelik terör saldırıları karşısındaki kabul edilemez desteği yada töleranslı tutumları  gibi sorunlarından dolayı her an sekteye uğrayabilecek kritik bir noktaya gelmiştir. Bu kötü gidişat yetmezmiş gibi bu ilişkinin neredeyse sonlandırılması için sürpriz bir şekilde global oyun kurucuların da devreye girmesi ile hiçbir zaman öngörülemeyen AB-Türkiye ilişkileri kavuşamayanların imkansız aşkları yada bitmeyen şarkılar misali  belirsiz, kaotik ve mutsuz bir döneme girmiştir.

Türkiye-AB ilerleme raporları incelendiğinde müzakerelerin teknik boyutunun zaten bir pazarlık konusu olmadığı sadece uyum yada adaptasyon zorunluluğu olduğu ancak raporun %90’nı tıkanıklığın Türkiye’nin sosyal-politik, bölgesel dış siyaset, demokrasi ve hukuk sorunlarına dikkat çektiği gözlemlenmektedir. İşte tam bu noktada AB söz konusu alanlara ilişkin sorunlarını çözememiş bir Türkiye’yi tam üye yapmak yerine bence haksız yere bekleme odasında oyalamayı tercih etmekte ve samimiyet sınavını geçememektedir. Burada ki sorun, çok aktörlü ve çok eksenli bölgesel sorunların çözümünün tek muhatabı Türkiye değildir. Aksine bölgeyi karıştıran malum dış güçler ve onların işbirlikçisi tetikçileri ve terör örgütleridir. Küresel petrol, enerji ve su savaşları sadece bölgenin değil aynı zamanda Türkiye’nin bekasını tehdit eder boyuttadır. Bu noktada, içeride ve dışarıda yaşadığımız sorunların önemli bir kısmının kaynağını oluşturma yada nedeni durumunda olan ve aynı zamanda bu sorunların çözümünü sadece Türkiye’den bekleyen iki yüzlü bir yaklaşım AB-Türkiye ilişkilerinin bitme noktasına gelmesinin başlıca sorumlusudur.  

Tez-Antitez ve Sentez diyalektiğini yani karşıtlıklarını kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme veya tartışma sanatı ile Almanya, Fransa  Avusturya, Danimarka, Hollanda gibi AB üyesi ülke sözcüleri veya siyasilerinin AB’nin diğer üyelerini ve genel anlamda AB kamuoyu ve vatandaşlarını Türkiye’nin niçin AB içinde yer almaması gerektiği yada Türkiye’nin bekleme odasında niye tutulduğu konusunda ikna etmeye çalışmaktadırlar. Diyalektik ikna süreci ile insanların düşüncelerini etkileme maddeci bir temele dayanır. Çelişki ve karşıtlık kavramları diyalektikte önemlidir. Dolayısıyla, AB içinde ülkemize karşı yürütülen nefret politikalarına, ırkçı saldırılara ve dozu abartılı haksız eleştirilere karşı akılcı ve bilimsel diplomasiyi ve dış politika uygulamalarını hayata geçirmeliyiz.

Bu bağlamda, AB-Türkiye ilişkilerinde hamasi söylemler, demokratikleşme ve hukuk devleti olma konusunda palyatif iyileştirmeler, dış politikada agresif bir söylem ve tamamen duygusal yaklaşımlar ve reaksiyoner çıkışlar ile AB kamuoyu nezdinde inandırıcılık ve güven oluşturmada ilerleme sağlayamayız. Bu noktada, yasal olarak düzenlenmesi ve somut olarak hayata geçirilmesi gereken demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü gibi sivil, demokrasi ve politik hayata dair tüm reformların yanı sıra AB ve global bazda oluşan Türkiye hakkındaki yanlış veya yerleşik olumsuz fikir ve algılarla mücadele etmek ve samimiyet testinden geçmek için evrensel norm ve standartları kağıt üzerinde benimsemenin ötesinde kronik ve yapısal tüm sorunlarımızı yaşamın tüm alanında çözmek ve rasyonel gerçekçilik ve inandırıcılık adına da uluslararası tüm insani gelişmişlik indekslerinde olumlu bir biçimde yerimizi almamız gerekmektedir.

Gerçekleştirmemiz gereken sosyal devrimin insanların düşüncesinde yapacağı hareketin kozmik bilince ve dolayısıyla dünya algılamasına katkısı önemli olacaktır. Tabi ki hala küresel dünyanın süper liginde veya küreselleşmenin bölgesel saç ayağı olan AB içinde yer alma hedefimiz ve her şeyden önce yüzümüzü batı medeniyetine dönme ve global dünyanın bilimsel, teknolojik ve sosyal gelişmişlik düzeyini yakalama gibi bir derdimiz var ise!              

Firma Ürün Arama Motoru

ÜCRETSİZ OLARAK FİRMANI HEMEN EKLE

Sektör Rehberi

Üye Firma Giriş